İhtisas Tramvayı

Anladığım kadarıyla insanlık

Yasın Gecikme Faizi

Yas tutmak kolay iş değildir. Önce diğerlerinin varlığında işler nasıl yürüyor kısaca değinelim…

Size tamamen varsayımsal bir senaryo versem, mesela “Kardeşiniz annenize piyangoda büyük ikramiye kazandığını ama parayı bağışlamaya karar verdiğini söylese anneniz ne der?” diye sorsam… Eminim pek çoğunuz kardeşinizin öyle bir şey yapmayacağını söyleyecektir. Yaparsa da annenizin olası tepkisine ilişkin -doğru ya da yanlış- bazı tahminleriniz olacaktır. Bu sorunun amacı şu: Daha önce hiç yaşanmamış bir senaryo üzerinden bile annenizin ve kardeşinizin davranışlarına ilişkin çıkarsamalarda bulunabiliyorsunuz. Yani zihninizde annenize ve kardeşinize ilişkin birer simulasyon var. Bu sümulasyonlar sadece kendi aralarında değil sizinle de ilişki içindeler: “Sigaraya başladığımı öğrense annem üzülür ama kardeşim sadece şaşırır” gibi. Bitmedi, kendinize ilişkin de bir simulasyon var aslında: “Sigarayı bırakmamı söyleseydi, anneme bırakacağımı söyler, oyalarım.” Gördüğünüz gibi zihninizde kendiniz dahil hayatınızdaki herkese ilişkin birer simulasyon var ve yine zihninizde kendi aralarında ilişki içerisindeler. Artık bunlara simulasyon değil nesne diyelim.

Zihinsel nesneler öznelerle birebir örtüşmek zorunda değildir. Örneğin anne nesnesi gerçek anneden daha müşfik, baba nesnesi gerçek babadan daha ceberrut, kardeş nesnesi de gerçek kardeşten daha ısrarcı olabilir. Yine daha iyi tanıdığınız ya da öyle hissettiğiniz kişilerin nesneleri daha ayrıntılı olacaktır.

Kayıp yaşandığında bu nesnenin de değişmesi gerekir ki yas tutmak nesnenin yok olması değil, tasarımının artık canlılığı barındırmaması demek tam olarak. Yani, nesnenin varlığını yine sürdürmesi ama artık ölü birinin nesne tasarımı olmasından bahsediyorum. Bu durum ağızdan çıktığı kadar kolay yaşanamayabiliyor.

Kubler-Ross’un hepinizin duymuş olduğu yas aşamalarını buradan anlamak daha kolay olur. İlk basamak şok ve inkardır. Ölüm haberini alan kişilerin ilk anda donakaldığı, konuşamadığı, boş baktığı gözlemlenebilir. Bazen bir yakınları koluna girer ve bir yerlere oturtur. Ruhsal aygıt çok zorlayıcı bir dönem yaşayacaktır ve önce kendini dış uyaranlara kapatabilir. Bu şoktan çıkınca garip bir inkar hali başlar genelde. Örneğin kişi muhakkak yakınının yüzünü görmek isteyebilir. Özellikle yoğun bakımlarda yakınının kımıldadığını, elini sıktığını (genelde eli tutulur çünkü), gülümsediğini iddia ederek aslında ölmediğine ilişkin tedavi ekibini ikna etmeye çalışan hasta yakınına nadir olmayarak rastlanılır. Bedenin soğuk oluşuna şaşırılır mesela.

Aslında cenaze ritüellerinin çoğu bu inkarı kırmaya yöneliktir. Yakınlarının cenazenin yüzünü görmesi ve vedalaşması inkarı kırmayı kolaylaştırır. Başka bir örnek de  ölen kişinin ayakkabıları sokağa konulması ve ihtiyaç sahibi birisi bunları alması. Ayakkabı köy ve kasabalarda (ve megakasabalarda) kapının önünde durmaktadır ve bu nedenle daha eve girmeden evde kimlerin olduğunu anlayabilirsiniz. Üzerine basılmış bir çift baba ayakkabısı, eğri büğrü duran bir çift küçük ayakkabı, belli ki finansal olanaklar zorlanarak alınmış fiyakalı bir çift ergen ayakkabısı vs… Ev ahalisi diğerlerinin ayakkabılarını tanır ve eve girerken evde kimlerin olduğunu kapı önündeki ayakkabılardan anlar. Ölen kişinin ayakkabıları muhtemelen bu yüzden cenazenin ilk günü sokağa bırakılır. Eve girerken artık “o” ayakkabıları göremezsiniz yani o ayakkabıların sahibi de artık evde değildir. Daha eve girişte bu gerçekle yüzleşilmiş olunur. Benzer şekilde eşyalarının bir kısmı yadigar olarak ayrılır, çoğu ihtiyaç sahiplerine dağıtılır. Böylece hatırası diğerlerinin arasında devam edecektir.

Cenaze evine insanlar gelir ve neredeyse şaşmaz olarak son gördükleri anı anlatırlar. Bu anılar genelde saçma ve anlamsızdır ama dillendirilmesi de bir o kadar kaçınılmazdır: “Dün gördüm, bakkaldan ekmek almıştı, eve gidiyordu…”. Herkes bu anlamsız anının kişinin canlı olarak son gördükleri an olduğunu belleğine işlemeye çalışmaktadır.

Cenaze evinde helva kavrulur. Antropoloji ve psikanaliz bu ritüele daha derinlikli açıklamalar getirse de ben yüzeyden okumayı tercih ediyorum. Bu helvayı ölen kişi hariç herkes yer. Ölen kişinin yakınlarında bir burukluğa neden olur bu durum, yine de yerler: “O öldü, bizler ise hayattayız.” Helva ritüeli kültürün kaybının ardından boğazından lokma geçmeyen bireye, ölenle ölünmüyor demesidir. En önemli işlevi inkarın kırılması gibi duruyor.

Kişi kefenlenir, çenesi bağlanır, gözü kapatılır. Evet, bu kişi yakınlarının bildiği, tanıdığı birisidir ama daha önce onu hiç böyle görmemişlerdir.

Kişinin tabutunu herkes sırtlanır, ağırlığını herkes hisseder. Ve elbette bu tabutların en ağırları aslında en küçük olanlarıdır. Bir dikdörtgen prizma şeklinde çukur açılır, bu çukur genellikle ücret karşılığı açtırılır. Kişi toprağa verildikten sonra üzeri kalaslarla hipotenüs şeklinde kapatılır. Artı cenaze toprak ile kalaslar arasındaki üçgen boşluktadır. Sonrasında mezara bütün yakınları bir avuç da olsa üzerine toprak atarlar. Taşıma ve toprak atma da ölümü somutlaştırmaya yönelik gelenekler gibi görünmekte. Hatta cenazeyi toprağa indirenin bizzat en yakınlarından oluşu da öyle. Ülkemizde cenazenin tabut içinde gömülmemesi ve toprağın sulanması aslında bedenin doğaya geri dönme arzusunun kısmen de olsa korunduğuna işaret. Hatta Batı kültüründe olduğu gibi cenazeye şık kıyafetler değil gayet bebeksi ve sade bir kefen giydirilmesi ve bu şekilde vedalaşılmasının da benzer bir arzuya karşılık gelebileceğini düşünüyorum. Mezarı başında dualar okunur, vedalaşılır. Sonuçta cenaze ritüeli yas için gereklidir, insanları cenazelerinden mahrum bırakmak eziyettir.

cumartesi anneleri

cumartesi anneleri

Atılan bu fazladan toprak mezarın kubbe şeklinde görünmesini sağlayacaktır. Bir süre sonra hipotenüsü oluşturan kalaslar çürüyüp kırılacak ve mezar artık yerine yerleşecektir. Artık cenaze toprakla bütünleşmiş, bütünüyle toprak tarafından sarılmıştır.

Eve dönülür. Eski anılar canlanır. Kişinin geride bıraktığı bütün duygular canlanır. Bazen gülünür kahkahalarla, bazen ağlanır.  Bazen bu duyguların yüzeye çıkmasının bedeli fazla olabilir, o zaman yas tamamlanamaz, inkar sürecinde takılınır. Taziye ziyaretlerinde -neredeyse içgüdüsel biçimde- herkes vefat eden kişiye ilişkin son anısından bahseder. Bu anı son derece yüzeyel olsa bile (“Dün bakkaldan çıkışta görmüştüm, elinde ekmek eve gidiyordu” gibi) neredeyse zorunluluk gibi bu son anı aktarılır. Adeta herkes vefat eden kişiyi son görüşlerinin bu olduğunu zihinlerine işlemeye çalışıyordur.

Sonrasında 7, 40 ve 52 ritüelleri bir kronometre işlevi görmektedir. Kültür kalanlara yasın tamamlanabileceğini, sadece biraz zaman alabileceğini anlatmaya çalışmaktadır (Kültüre niyetlilik gibi insansı vasıflar atfetmem tamamen romantizm elbette, o gözle okuyunuz).

“İnkar sürecinde takılma”? Ölüm varlığımızın en temel gerçeğiyken nasıl inkar edilebilir ki? Aslında “medeniyet” diye adlandırdığımız yapının -hani o tek dişi kalmış olan- en temel gayreti ölümlülük gerçeğini inkar etmek, en azından fazlaca akla gelmemesini sağlamaktır. Ölümlülük gerçeği bir dehşet duygusu uyandırabilir, ki bu dehşetin de başlıca nedeni uzun süre inkar edilmiş oluşudur. Her neyse, ölümlülük gerçeğini bu dehşet duygusundan sakınmak için inkar çabasına “Terror Management Theory” denmekte ve TMT’nin kültüre büyük etkileri bulunmakta. Müsadeniz olursa bunu başka bir yazıda detaylandırmak isterim şimdilik biliniz ki aslında insan ölümlülük gerçeğini büyük oranda inkar ederek yaşamına devam etmektedir, en azından “medeni” dünyada.

Yasta kaybın inkarı bilinçdışında gerçekleşmektedir. Yakınına sorulduğunda “Öldü” der ama kapı çaldığında “acaba o mu geldi?” diye düşünürken yakalar kendini. Adeta yakınının öldüğünü tekrar tekrar kendine hatırlatmak zorundadır. Mesela aklına bir şey geldiğinde ölen yakınını aramak için telefonuna davranabilir ve ölümünü sonradan hatırlayabilir. Sıklıkla sofraya ölen kişinin tabağı önce konur, sonra geri kaldırılır.

Kaybın inkarı rüyalarda daha da belirgin yaşanır. Nasıl olsa rüyada gerçeklik ilkesine davet de cılız. Ölen kişi ile görüşülür ama rüyanın içinde rüyayı gören kişi ölümden haberdar değildir, ölüm hiç olmamış gibidir yani. Sonralarda bu inkar zayıfladıkça rüyada ölen yakınını gören kişi rüyanının içinde durumu garipsemeye başlar. “Sen ölmemiş miydin?” diye yakınına sorabilir ya da içinden geçirebilir. Bazen yakınının verdiği bir yanıt rahatlatır: “Doktorlar karıştırmış, iyiyim.” Daha da iyisi: “Öldüğümü gördüğün rüya idi, bu gerçek!”.Klinik pratiğimde Kubler-Ross’un pazarlık aşamasına en yaklaşan gözlemim bu tür rüyalar oluyor, bunun dışında yas süreci tamamlanamıyorsa genelde inkar aşamasında takılınıyor diyebilirim.

Madem konuya geri döndük, Kubler-Ross’un yas aşamaları modellemesini çok etyolojik bulmuyorum. Yine de Şok-İnkar-Öfke-Pazarlık-Depresyon-Kabullenme şeklindeki sıralamada Öfke için küçük bir parantez açayım. Bu öfkenin herkese yönelebileceğinde yarar var. Öfkenin kaybedilen kişiye yönelik olması en beklenileni çünkü ölüm bir terk edilmişlik duygusu bırakacaktır kalanlarda. Ayrıca kişinin sağlığında hesaplaşılamayan konular var ve ölüm ile hesaplaşma olasılığı ortadan kalkmış gibiyse bu öfke daha da kabarabilir. Yine de taşınması zor bir duygu olabilir öfke. Bu durumda yer değiştirdiğine şahit oluruz. Öfke sağlık ekibine yönelebilir mesela. Bazen sağlığında yakınlarını canından bezdiren kişinin ölümünün çıkaracağı duygular o kadar ağırdır ki ihmalkar sağlık çalışanlarına ölümlülüğe çare bulamadıkları için öfkelenmek bile yeğ olabilir. İslam’da yaygın değilse de Tanrı ile daha doğrudan iletişim halinde olunduğu hissedilen (dua etmeyi Tanrı ile konuşmak olarak tanımlayan) Hristiyanlıkta ölümden sonra Tanrı’ya öfkelenilebilmesini de buradan okumak gerekir.

Kültürün böyle şekillenmesinin en önemli işlevi kalanlara hayatın devam ettiğine ilişkin hatırlatıcı vasfıdır. Hayatın devam ettiği duygusu yasın sağlıklı biçimde yaşanabilmesi için elzemdir ve bu duygunun yerleşebilmesi için hayatın -kelime anlamıyla- güven içinde devam ediyor olması gerekmektedir.

Bir savaşın eşiğinde olduğumuz (başka bir deyişle de uyuyan bir savaşın daha usamış olarak uyanmak üzere olduğu) şu günlerde, biraz da bu sarsıcı gerçeklikten kaçınmak üzere bir outline çıkarmaksızın tamamen çağrışımlarımın belirlediği önceliklerle yazdığım bu yazıda, müsade ederseniz yas sağlıklı biçimde tamamlanmazsa ne olur kısmına değineyim, sonra bu güvenlik duygusuna geri dönelim.

Yasın tamamlanamaması hali aslında en çok da  kişinin zaman duygusunu etkiliyor sanırım. Zamanın asılı kalması ve akmaması gibi bir duygusal hale neden olabiliyor. Kişi kaybı içselleştiremediğinden kayıp sonrası yaşamını yeniden organize edemiyor. Ama belki de en ağır yük kişinin kaybettiği yakınına ilişkin anıların canlanmasından büyük acı duyması oluyor. Bu nedenle kişi yakınına ilişkin her türlü uyarandan kaçınmaya çalışabilir, mezar ziyareti yapmayabilir, fotograflara bakmayabilir ve bu kişiyle ilgili konuşmaktan da kaçınabilir. Bazen kaybedilen kişinin eşyalarına hiç dokunulmaz, montu askılıkta yıllarca durur, odası nasıl bıraktıysa aynı şekilde muhafaza edilir. Bu aslında kişinin evin içinde olduğu -yani vefat etmediği- yönünde bir inkar duygusunun sonucudur. Bazen de evler müze eve döner. Ev bütünüyle kaybedilen kişinin eşyaları, fotoğrafları vs ile doldurulu ve evdeki yaşayanlara adeta yer kalmaz. Bu durum da hayatın devam ettiği duygusunun barınmadığı bir ortamı tariflemektedir ve her iki durum da yasın pek sağlıklı işlemediğinin belirtileridir. Yas tamamlandığında ise kişi özlemle de olsa kaybettiği yakınından bahsetme ihtiyacı duyar fakat bir yandan da devam edebildiği bir hatayatı vardır. Dolayısıyla yası tamamlamak kaybedilen kişiyi unutmak değil, bilakis hatırlayabilmek ama benliğinde bu kayıbın işgal etmediği bir yerlerin de kalması demektir.

Şimdi müsadenizle şu güvenlik duygusuna geri döneceğim. Artık yeterince anlatabildiğimi umuyorum; Yasın mesaisi gerçekten çok ağırdır. Bu ağır mesai de ancak güvenli bir yaşam içinde tamamlanabilir. İnsan kaynaklı ölümlerde ve toplu ölümlerde bu güvenlik duygusu ciddi biçimde zedelenebilir ve bu durumlar yukarıda saydıklarımın ötesinde zorunluluklar barındırırlar.

Öncelikle toplu ve insan kaynaklı ölümlerde kalanların hayatlarının kelime anlamıyla güvencede olması gerekir. Maden kazalarında finansal güvencenin yardım kampanyalarıyla değil yapılandırılmış bir tazminat sistemiyle olması daha sağlıklı olacaktır. Sonrasında kalanların şiddetle ihtiyaç duyacakları şey adaletin tesis edilmesidir. Yardım kampanyalarının bir sakıncası da adalet talebini rehin alabilmesidir.

Bu tür ölümlerde sorumlular muhakkak şeffaf bir yargılama sürecinden geçirilmeli ve sorumlular yaptıklarıyla yüzleştirilmelidir. Böylesine bir yargılama süreci yokluğunda yası tamamlamak olanaksız olabilir ki aslında bu durum ruhsal açıdan sakatlanmak anlamına gelebilir.

Bu süreç içerisinde ve sonrasında bütün gayret kaybedilen kişi(ler)in ve nasıl kaybediklerinin unutturulması değil, bilakis hatırlatılması yönünde olmalıdır. Şöyle ifade edeyim, bazen farklı bir klinik yakınmayla (sıklıkla Panik Atak ve Depresyon) başvuran kişilerde esas neden olarak uzamış ya da patolojik yas bulunmaktadır. Kişi kaybettiği kişinin cenazesine katılamamış olabilir. Katılsa da sonrasında mezar ziyareti yapamıyor olması gayet olasıdır. Ya da kişi kaybından bahsetmeyi reddediyor olabilir. Burada yapılan standart girişim önce durumu izah etmek sonra da kişinin kaybıyla ilgili yaşadığı kaçınmaları kaldırabildiği ölçüde aşamalı olarak ortadan kaldırmak olacaktır. Biraz eziyetli bir iştir yas terapisi, tam da can yakıcı ve hatırlanılmak istenmeyen anıları hatırlatmak ve hatırlanılabilir kılmak şeklinde özetlenebilir. Sonuçta hatırlanmak istenmese de inruzif olarak akla geliveren ve engellenemeyen anılar bütünlüklü olarak ve gönüllü biçimde hatırlanır hale gelir.

Kitlesel ölümler ya da insan kaynaklı ölümlerde bu gereksinim daha da belirgindir. Ölüm örtbas edilmemelidir. Kitlesel ölümler yurt çapında sarsıntı yarattıysa ulusal yas ilan etmekten çekinilmemelidir. Sonrasında da hem anıtlar hem de yıldönümlerindeki anmalarla bu ölümler hatırlanılmalıdır. Elbette bu durum ancak adaletin tesis edilebildiği koşulda iyileştirici olacaktır.

Evet sevgili okur, dönüp dolaşıp adalet kavramına geliyoruz. Adalet tesis edilmediğinde yas tamamlanamaz. Toplumsal boyutunda da yasın tamamlanamaması belleğin bozulması demektir, yası tutulamayan kayıp bütünlüklü olarak anımsanamaz. Anımsanamadığında “bir daha asla” demek mümkün değildir. “Bir daha asla” dcümlesi kendi iktidarını tehdit edecekse muktedir yas tutulmasına müsade etmez. Yas tutulmasına müsade edilmediğinde “Bir daha asla” denememiş olur ve “asla” denilmesi gereken ne ise tekrar olur. Bu tekrarda da gerçekle yüzleşilemez, adalet tesis edilemez, suçlular suçlarıyla yüzleştirilemez ve cezalandırılamazsa yas tutulamamış olur. Bu durumda yası tutulacak olay toplumsal bellekte yer edemez, “Bir daha asla” denilemez. Bu lanetli bir döngüdür işte.

1915 yılının toplumsal olarak yasını tutamadığımız için Roboski başımıza geldi, Erdal Eren’in yasını tutamadığımız için öldü Ali İsmail. 6-7 Eylül’ün yasını tutamadığımız için ne kadar ev sahibi olursak olalım finansal açıdan güvende hissedemiyoruz, Trakya Pogromu’nu hatırlayan kalmadığı için köy boşaltmaları yaşadık.

Artık unutmayalım, hatırlayalım, hatırlayalım, ağlayalım, birbirimizi teselli edelim olabildiğince ve bir daha asla diyebilelim. Yoksa bu lanetli döngü hepimizi yiyecek.

22557477

5 comments on “Yasın Gecikme Faizi

  1. Hypatia
    Temmuz 24, 2015

    Çok doğru. “Lanetli döngü…” Her şey, Neanderthallerin yasını tutamayışımızla başlamış olmalı. Aztekler, Kızılderililer, Sümerler, Babürler, Persler vs. derken Sokrates, Hypatia, arenalardaki zavallı eğlencelik aslanlar, “cadı” diye yakılan tüm deha kadınlar, afro-anglo ve amerikan köleler, sıkışmış kanlı karbon taşı işçileri (De Beers geldi şimdi aklıma), soylarını kırdığımız(!) ve ailesi kaçmasa, büyük olasılıkla 1.55 cm lik boyu ile Türk Kezbanı(!) kılıklı kalacak olan ve ona rağmen Dünya’nın Afrodit’i gibi lanse edilen, politika ile ilgisi de sadece Türkiye’yi karalamak noktası kadar olan, muhtemelen 70 IQ düzeyine sahip (Gerçi zaten Türkiye’nin ortalaması 80 olarak ima ediliyor) Kim Kardashian (nam-ı diğer Kim Gardaşoğlu) kadar şanslı olamayan zavallı (U)rusçu isyancılar; yani Dünya Savaşı’nı fırsat bilip bir politik, ideolojik ve stratejik “arkadan vuruş” etkinliği gerçekleştirmek isterken suçüstü yakalanıp, tehcire zorlanırken bunu “soykırım” diye niteleyip, sonra da bir şekilde devlet kuracak kadar çokluk halinde(!) kalmayı başarmış olanlar dışındakilerin (Bu arada biyolojik silaha da maruz bırakılan Kızılderililerden, arkada devlet kuracak kadar bir sayı bırakılmamıştı, Azteklerden ise iz bile kalmadı ve biz de zaten ermenlerin soyunu kırmak için nedense tam dokuz yüzyıl bekledik ve en güçlü zamanımızda değil de, en zayıf anlarımızda bu işe giriştik), yasları tutulmadı. Neredeyse kusturacak denli yasları tutulanlar ve özürleri dilenenler ise, Pearl Harbor baskını ile yanmak ya da suda haşlanmak sureti ile öldürülen binlerce Amerikan askeri, toplama kamplarına toplanmak sureti ile kitle imha yöntemlerinin uygulandığı ve şimdi benzer imha yöntemlerini Filistinlilere yani amca çocuklarına uygulamakta olan Yahudiler ve bir de Hiroşima ve Nagazaki’de atom bombası ile katledilen ama yine nedense katliamcısının uzak Asya’daki en büyük kapitalist destekçisi haline gelen Japonlar oldu galiba. İşte o bakımlardan çok rahatladık. Şükür ki onların yaslarını tutabildik ve adeta İçimiz ferahladı.
    Doktor Bey, bu lanetli Dünya için neden kendinizi bu denli geriyorsunuz ki? Annem daha 52 yaşında kanser denilerek vefat ettiği sırada bulduğum ve dikkatlice okuduğum iki İngilizce tıbbi makalede yer verilen vakalarda, sorunun vakamıza hastaların cinsiyeti, semptomları ile yaşları dahil birebir şekilde uyan anlatımını farkettiğimde, patoloji raporunun yanlış olduğu (malpractice) ve vakaların aslında ilk tanılandığı şekli gibi kanser olmayıp, basit bir parazitten kaynaklandığının anlaşıldığının ve hastaların tedavilerinin uygulanarak salimen taburcu edildiğinin anlatılmasına binaen makaleleri götürdüğüm prof. doktorların, “acaba?” bile demeyip yüzüme çemkirmeleri üzerine adeta donakalmamdan sonra, son haftaki koma halimizde “habis ve çabuk yayılan bir tür tümör” dedikleri sözde tümörün, aslında en ufak bir metastaz bile yapmayıp, küçülmüş olduğunu görmeleri üzerine, “Acaba?” demeleri sırasında, çok geç kalmış olmalarından dolayı annemin karaciğer yetmezliğinden vefat etmesinden sonra, pişmanlık içinde aramalarına olumsuz bir tepki bile vermedim. Anlamıştım ki, Nişantaşı doktorları bile olsalar, afilli prof.lar da olsalar, genel olarak İngilizce bilmiyorlardı ve güncel tıp dergilerini takip etmiyorlardı. Hukukçu olmam nedeni ile dava edeceğimden korkarak vefattan sonra arayıp durduklarını da belirtmek isterim. Ama dava etmedim. Annemi rahatsız etmek istemedim. Çünkü bir enerji aktarımına inanıyorum ve doktorların bir karmik sorun doğurduklarını düşünmüştüm. Nihayetinde bir gün, hep hasta ve iki büklüm karnını tutmuş şekilde kabuslarımda gördüğüm annem, malikane tarzı uçsuz bucaksız bahçelerin ortasında yer alan bir evde rüyama girdi ve “Ben iyiyim, artık cennet benzeri bu evde yaşıyorum.” deyiverdi. Ona kızdım, “neden rüyalarıma hep hasta halinde geliyorsun?” diye. Bana güldü ve “Ben senin rüyalarına o şekilde gelmiyorum. Hatta hiç gelmiyorum. Beni o şekilde gösteren senin takıntılı zihnin. Şimdi geldim, çünkü çok fazla ağlıyordun ve zihnini o şekilde olmadığıma ikna etmem gerektiğini farkettim.” dedi. Size göre bilinçaltım bir savunma mekanizması geliştirmiştir, bana göre ise o görüşmeyi gerçekten yaptım. Doktorların bu türden iddialar karşısında ne denli çaresiz kalabileceklerini de üzülerek düşünüyorum aslında. Hasta aslında onların hiç anlamadıkları bir durumdan bahsediyor ama onlar yine de bilimsel bir açıklama yapmak zorundalar. Neden? Çünkü olan biteni sadece hasta yaşıyor ve bir anlamda eğer varsa ampirik bir durumu sadece hasta deneyimliyor ve onlar sadece dinliyor. Konu dağıldı sanırım. Sadece İslami kültür çerçevesinde bir yas durumunu değerlendirmişsiniz. Oysa toplumda sizin sandığınızdan çok daha fazla kesim, ölüm olgusunu yazınızda bahsettiğiniz şekilde algılamıyor. Belki toplumun geneli denilemez ama, gerçekten, doktorlara bahsedilmeyecek denli kıymetli durumlar sözkonusu olabiliyor ve insanlar bunlardan bilimsel gözlüklü yani bakış açıları kısıtlı doktorlara bahsetmek istemiyorlar. Bilim… Sürekli gelişen, değişen, çoğu zaman kendisini tekzip eden, yalanlayan ve yanılgı açıklamak zorunda kalan, şüphe uyandırıcı bir fenomen. Tanrı’dan daha fazla kuşku uyandıran… Bu ibareyi bir kitapta görürseniz lütfen şaşırmayın, çünkü yazılacak. Bu arada, bir hukukçu olarak belki sizi hayal kırıklığına uğratacak olsam da, önemle vurgulamalıyım ki, bugünün Dünyasında bile “adalet” mefhumu, gezegen üzerinde herhangi bir yerde kırıntısına dahi rastlanmayan bir ütopyadır. Bu gezegen bir kırmızı deve dönüşecek olan yıldızı tarafından yutulduğunda bile, evrensel adalet hissiyatı ile temas etmeyecektir. Çünkü balık daha tarih öncesinden kokmuş durumda. O yüzden de boşverin geleneksel yas tutma süreçlerinin gerekliliğini de, toplumlara bolca prozac reçete etmeye devam edin. Prozac, o idealinizdeki toplumu cidden somutlayabilir. Bunu siz herkesten iyi bilirsiniz. Sonuçta o lanet döngü, tarih öncesi çağlardan başlıyor ve tarihimiz bitene dek de devam edecek. Sağlıcakla kalın.

  2. brostanca
    Temmuz 1, 2016

    ben sadece 1917 yi anlayamadım hocam.Hangi olayı kastediyorsunuz.

  3. Herkes Icin
    Eylül 17, 2017

    Degerli hocam, dusuncelerinize buyuk oranda katiliyorum ancak biraz eksik buluyorum. Bu kisir donguyu maalesef kisir bir bicimde ele almis oldugunuzu dusunuyorum.
    Dunyanin pek cok muktedirlerinin yaptigi gibi bizim cografyamizdaki muktedirler de hemen hemen her toplumsal gruba baski ve siddet uyguladilar. Uygulamaya da gozu donmus bir kin ve garezle toplumun her muhalif kesimi icin son surat devam ediyorlar.
    Ancak benim asil deginmek istedigim konu, sizin bu durumu sadece ‘bazi kesimler’ icin ele aliyor olmaniz. Bugun ulkemizde yasanan baski ve zulumleri, yasam tarzlarini -ve muhtemelen inanclarini- onaylamadiginiz insanlar icin yok saymaniz. Yuzlerce yeni dogmus bebegin hapsedilmesine anneleri ‘bazi dershanelerde’ ogretmenlik yaptiklari icin sessiz kalmaniz. Insanlarin isten cikarilmalarina, mal varliklarina el konulmasina, sosyal soykirima ugramalarina ‘bir bankaya’ para yatirmis olmalarindan dolayi goz yummaniz. Goz altinda iskence ile oldurulen tarih ogretmeni Gokhan Acikkolu’nun cenazesinin ailesine verilmemesinin, cenaze icin din gorevlisi tahsis edilmemesinin, ustelik henuz sucu sabit olmadigi halde (kaldi ki suclu olsa bile cenazeyi aileye vermemek eziyettir) ‘hainler mezarligi’ adi altinda bir yere gomulmeye calisilmasinin sizin bahsettiginiz kisir dongunun icinde yer almamasi. Son bir yilda yasanan yuzlerce ornek sayilabilir daha.. Bu gormezden gelmezlik hali elbette yalniz sizinle ilgili bir durum degil. Maalesef ulkemizdeki yaygin bir ‘kendinden olmayani’ yok sayma durumu bu.. Ben de tam bu yuzden buraya bunlari yaziyorum. Eger adaleti herkes icin istemezsek, insani degerlerden bahsederken yan mahalleyi gormezden gelmeye devam edersek bu kisir dongu maalesef surup gidecek. Otekilestirmekten vazgecmeye ancak kendimize benzetme ihtimali gordugumuz noktada razi oldugumuz surece birlikte yasamayi ogrenemeyecegiz. Birlikte yasamayi ogrenememis bir toplumun sahip olabilecegi tum tramvalari ise birlikte yasamaya devam edecegiz. Bizim toplumumizdan da Emile Zola’lar cikmadigi surece asla demokrasi devrimini tamamlayamayacagiz ve o kulturu icsellestirmis bir topluma donusemeyecegiz. Siz bilim insanlarinin da bu gormezden gelmezlik, yok saymislik hali beni gercekten buyuk bir umitsizlige itiyor.. Kendimizle yuzlesmeden iyilesmeye baslayamayiz oyle degil mi?
    Sevgiler..

  4. Geri bildirim: Kayıp ve Yas, Neyi Beceremiyoruz? | mustafaat

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Etiketler

6 7 eylul 12 eylül adalet akupunktur alkol amatem ankara katliamı anonim arketip AVM avukat aylan kurdi aynalanma bağlanma bağımlılık bebek beslenme bireyselci birgün gazetesi bonobo bonzai bottleneck hypothesis bourdieu bystander effect Cochrane Handbook for Systematic Reviews of Interventions consumerism danışan dedikodu devlet de Waal dil direniş doktor dunbar düzenleme ebeveyn yatırımı erginlenme ritüeli erkeklik ermeni esrar evrimsel psikoloji eğitim eşcinsel eş seçimi facebook fallus feminist fluctuating asymmetry FOXP2 freud fundemental attribution error fıtrat gazete geleneksel tıp genetik Gezi gezi direnişi gezi parkı haset hekim inkar intihar itaat işkence kadın kahrolsun bağzı şeyler kapitalizm kapuçin kardeş psikolojisi Karne kimlik kokain konrad lorenz kronos kubler ross kuşakaşan travma kültür lacan madımak malpraktis maskulen maslow metaanaliz metropol milgram milgram deneyi Muzaffer Şerif müzik namus obsesif oksitosin otorite panik atak paranoya parental investment paul ekman pembe otobüs pipi plasebo polis primat protolanguage psikanaliz psikiyatri psikiyatrist psikoloji psikopat psikoterapi pubmed randomize kontrollü çalışma rapunzel Reyhanlı savaş savaş transı sendika serotonin sham sosyodise stanford hapishane deneyi stereotip stereotipleme süperego sınıf tanıklık tecavüz tedavi terapi terör Theory of Mind travma twitter tükenmişlik Türkiye Psikiyatri Derneği tütün uyku deprivasyonu yas yaşlılık Zihin Kuramı Zimbardo zürafa öndil öteki özgecan üstbiliş İlaç şef şempanze şeytanlaştırma şiddet şizofreni
%d blogcu bunu beğendi: