İhtisas Tramvayı

Anladığım kadarıyla insanlık

Çaresizlik

Kaç yaşındasınız acaba? Muhtelif yaşlardasınız elbette. Daha genç olduğum zamanları hatırlıyorum. “Büyüyünce sen de hak vereceksin” cümlesi nasıl da asabımı bozuyordu. Büyüdüm, hak vermesem de daha iyi anlıyorum. Bu yazı bununla ilgili. İçimi dökeceğim…

Ekran Resmi 2015-10-09 00.27.38

Aslında çok da gençken değil, bundan 1 buçuk sene önce İşkence Alanı Sokaklar Sempozyumu’na Türkiye Psikiyatri Derneği adına son gece davet edildim. Son gecede davet geldiği için program zaten belirlenmiş durumdaydı, konuşmam son derece kısa olmak zorundaydı. Üstüne üstlük bana hazırlık yapacak zaman da kalmamıştı.

Sempozyumdaki konuşmalar biber gazının zararları üzerine yoğunlaşmıştı ve aslında sonuç bildirgesinde de vurgulandığı gibi biber gazının kullanımının yasaklanması talebine zemin oluşturmaktaydılar. Eyvallah, itiraz edilebilecek bir konu değil elbette. Fakat dinlediğim konuşmalardaki şu işkence vurgusu hiç hoşuma gitmemişti. Çıktım ve 15 dakikalık spontan konuşmamda kabaca şunları söyledim:

Dilin kullanımı çok belirleyici olabiliyor. Savaş dilinde örneğin “etkisiz hale getirildi” kalıbı ölen kişiyi dehümanize ediyor ve dinleyeni ölüm gerçeğine yabancılaştırıyor. Bu nedenle dil kullanımı çok hassa bir konu. Öyle ki Gezi Direnişi boyunca anayasaya ve evrensel insan haklarına aykırı biçimde gerçekleştiği su götürmez olan polis saldırılarını “müdahale” olarak adlandırmak bile bir meşruiyet zemini kazandırıyor. Doktor neşterle müdahale yapar, ama poliklinik odasında neşteri hastanın karnına saplaması müdahale değil saldırıdır. Buna müdahale demek saldırıyı meşrulaştırmaya hizmet eder.

Peki Gezi işkence alanı mıdır? İşkencenin olmazsa olmaz bileşeni kurbanda yaratılan çaresizlik duygusudur. İşkencehanede “Allah yoktur, peygamber de izne çıkmıştır“. Sığınılabilecek, yalvarılabilecek başka kimse yoktur, sadece kurban ve işkenceci vardır. Bu yüzden fiziksel acı olmaksızın da işkence yapılabilir, yeter ki kurban çaresiz hissettirilebilsin. Bu sadece ve sedece işkencecisinin keyfine mahkum olduğu gerçeğinin çaresizliği kurban için o kadar yıkıcıdır ki, işkencecisinde olası minicik bir vicdan kırıntısına olmayacak yatırım yapar. İşkencecisine aşık olmak şeklinde kullanılan Stockholm Sendromu’nun esas nedeni işte budur; diğer türlü çaresizlikle başa çıkılamadığından, işkencecisinde iyicil bir yön olduğuna inanma zorunluluğu. Yine iyi polis-kötü polis rutini de bu yüzden vardır. Zorlu bir işkence seansından sonra “yak bir sigara, yazık değil mi sana” faslında çözülmelerin olması da hakeza.

Kaldı ki işkencenin amacı tam da bu çaresizlik duygusudur, bilgi ya da itiraf almak da değil. Fıkrada ormandan “Ben sincabım” diyerek çıkıp gelen fil gibi, pek çok itirafın işkencenin çaresizliği altında yapıldığını zaten biliyoruz, artık sinirbilimsel önermeler de işkence ile bilgi alınamayacağını desteklemekte. İşkence çaresizlik duygusunun bazı kurbanlar üzerinden topluma enjekte edilebilmesi amacıyla yapılır. Herşey bir yana, işkence gibi bir yöntemin bir sorgulama sürecinde gerçekten adaleti tesis etmeye yönelik kullanılmış olabileceğini düşünmek zaten epeyce garip değil mi?

Ekran Resmi 2015-10-09 00.36.34

Gelelim asıl sorumuza. Şu posterde görmüş olduğunuz kişi kendini ne kadar çaresiz hissediyor sizce? Evet, bu fotoğrafın çekildiği anda etrafı gaz dumanıyla çevrili. Muhtemelen gözü ve soluk borusu fena halde yanmakta, biliyorum ama kendini ne kadar çaresiz hissediyor?

Ben neredeyse başından itibaren alandaydım ve kendi adıma şunu söyleyebilirim ki Gezi hayatım boyunca kendimi çaresizilikten en uzak hissettiğim yer oldu. Evet, Gezi işkenceyle bastırılmak istendi ama toplumsal boyutta etkileri işkence olmadı. Aksine 12 Eylül travmasını bile kısmen iyileştirici etkileri oldu.

Buraya kadar aktardıklarıma halen imzamı atarım, sonrasında konuşmayı şöyle toparladım:

Gezi’de işkence yapılmaya yeltenilmiş, bazı bireyler gerçekten ruhsal anlamda örselenmiş fakat toplumsal ölçekte etkisi işkence olmamıştır. Gezi’yi ısrarla işkence olarak adlandırma motivasyonunun önemli bir kısmı 12 Eylül travmasını halen atlatamayan Türkiye Solu’nun ağıt geleneğidir. Oysa Gezi olup olabilecek en yaratıcı ve belki de en neşeli isyanlardan birisiydi.

Şimdi içimi dökmeye başlayayım. Günümüze gelelim… Barış sürecinden hiç beklentim yoktu ve çatışmasızlık durumunun sonlanması tam da korktuğum gibi gerçekleşti. Bunu başından itibaren bekliyor olmama karşın etkilerine dair nasıl da hazırlıksızmışım…

Ülkede gerçekten çok dramatik olaylar yaşanıyor. İnsanlarımız ölüyor. İnsanlarımız birbirlerini öldürüyorlar. Acı öyle büyük ve katlanılması zor ki, öfke daha ödenebilir bir durum oluveriyor. Özellikle sağlık çalışanları neden bahsettiğimi anlayacaklar. Yakınını kaybettiğinde kendisine acil servisi yakıp yıkmaktan başka çıkış bulamayanları hatırlayıverin… Asker öldüğünde de bütün bölgeyi bombalarla dümdüz edip ova haline getirme fantazisi tanıdık gelecektir.

Bu acının üzerine telaşla örtülüveren öfke selinin altında hekimler, tam da hayatta tutmakla yükümlü bir kimliği -bazen de bir lanet gibi- ömür billah üzerlerinde taşıyan insanlar bir kat daha eziliyorlar. Bir çocuk öldüğünde çocuk cerrahı arkadaşım bir çocuğu kurtarmak için bir transplantta kaç saat uğraştığını anlatıp hayıflanmıştı mesela.

Fakat o kadar çok acı var ki… Bütün acıyı hissetmek o kadar zor ve sakatlayıcı ki… Artık acıları tasnif etmek zorunda kalabiliyor insan. Bir anda çok kişi ölürse üzerinde durmak gibi. Ya da sivil kimliği olanlara daha çok üzülmek ya da erişkin olmayanlara dertlenmek gibi… Savaşın -sanki tarafları varmış gibi- spesifik olarak bir cenahından ölenlere daha çok üzülme hali zaten standart. Bana savaşın cenahı yokmuş gibi geliyor. İnsanımız insanımızı öldürüyor işte…

Acıyı kotasız biçimde hissetmek Atlas gibi dünyayı sırtında taşımaya denk gibi. İnsanüstü bir beklenti… Acıya kota koymak ise nereden baksanız sakatlayıcı başka bir deneyim. Sakatlanılmayan bir seçenek yok gibi.

İşte size çaresizlik.

Şimdi ülkemin bir yanında ülkemin insanları ölüyorken aklıma eskaza alakasız bir konu geldiğinde suçlu hissediyorum. Bütününü hissetmeme olanak olmayan acıların yasını tutmamın da olanağı yok. Böylece yas tutmakla tutmamak arasında bir yerde askıda kalakaldım. Solun ağıt geleneği derken hürmetsizlik etmişim anlaşılan. Bu durumun sağlıklı olduğunu iddia etmiyorum ama belki kaçınılması da o kadar mümkün olmayabilir.

Ekran Resmi 2015-10-09 00.22.34

Yazının Featured Image’ındaki kişi en yakın arkadaşlarımdan. Şu dünyada tanıdığım en iyi insanlardan birisi. Bir patlama sonrası çalıştığı hastaneye bugün 4 çocuk getirilmiş, birisi ölmüş. O “Bir çocuk öldü” cümlesi onun için nasıl bir yük tahmin edebiliyorum.

Aramam lazımdı, cesaret edemedim.

İşte size çaresizlik.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Etiketler

6 7 eylul 12 eylül adalet akupunktur alkol amatem ankara katliamı anonim arketip AVM avukat aylan kurdi aynalanma bağlanma bağımlılık bebek beslenme bireyselci birgün gazetesi bonobo bonzai bottleneck hypothesis bourdieu bystander effect Cochrane Handbook for Systematic Reviews of Interventions consumerism danışan dedikodu devlet de Waal dil direniş doktor dunbar düzenleme ebeveyn yatırımı erginlenme ritüeli erkeklik ermeni esrar evrimsel psikoloji eğitim eşcinsel eş seçimi facebook fallus feminist fluctuating asymmetry FOXP2 freud fundemental attribution error fıtrat gazete geleneksel tıp genetik Gezi gezi direnişi gezi parkı haset hekim inkar intihar itaat işkence kadın kahrolsun bağzı şeyler kapitalizm kapuçin kardeş psikolojisi Karne kimlik kokain konrad lorenz kronos kubler ross kuşakaşan travma kültür lacan madımak malpraktis maskulen maslow metaanaliz metropol milgram milgram deneyi Muzaffer Şerif müzik namus obsesif oksitosin otorite panik atak paranoya parental investment paul ekman pembe otobüs pipi plasebo polis primat protolanguage psikanaliz psikiyatri psikiyatrist psikoloji psikopat psikoterapi pubmed randomize kontrollü çalışma rapunzel Reyhanlı savaş savaş transı sendika serotonin sham sosyodise stanford hapishane deneyi stereotip stereotipleme süperego sınıf tanıklık tecavüz tedavi terapi terör Theory of Mind travma twitter tükenmişlik Türkiye Psikiyatri Derneği tütün uyku deprivasyonu yas yaşlılık Zihin Kuramı Zimbardo zürafa öndil öteki özgecan üstbiliş İlaç şef şempanze şeytanlaştırma şiddet şizofreni
%d blogcu bunu beğendi: